Evsiz uyuşturucu bağımlısı bir Kanada yerlisinin üniversitede profesörlüğe uzanan hayatı

Evsiz uyuşturucu bağımlısı bir Kanada yerlisinin üniversitede profesörlüğe uzanan hayatı

Jesse Thistle ömrünün 10 yıldan fazlasını sokaklarda ve cezaevinde geçirdi.

Jesse Thistle ömrünün 10 yıldan fazlasını sokaklarda ve cezaevinde geçirdi. Ama buna rağmen, çocuk yaşta yanında ayrıldığı annesinin yardımıyla Kanadalı yerli atalarının kültürü hakkında uzmanlaşan bir profesör oldu.

Jesse Thistle, bütün gün sokaklarda dilenmek zorunda kalmanın mahcubiyetiyle bazen akşam olduğunda Ottawa’nın Parliament Hill bölgesindeki çeşmeye yürüyüp oradaki anıtın kenarına oturuyor ve ziyaretçilerin şans dilekleri için çeşmeye attıkları bozuk paraları topluyordu.

Devriye gezen polisler de ıslak paraları cebine attığını görünce peşine takılıyordu.

Jesse o dönem 32 yaşındaydı ve rehabilitasyon tedavisinden yeni çıkmıştı. Jesse 19 yaşındayken büyükannesi ve büyükbabası evden attı, o da sokaklarda yaşamaya başladı.

“Büyükbabam geleneksel disiplinci biriydi, çok ama gerecekten çok fazla çalışılması gerektiğine inanırdı. Kötü şeyler yaptığımızda bize vuruyordu” diye anlatıyor Jesse o dönemleri.

“Bize ‘Uyuşturucu kullandığınızı görürsem sizi evlatlıktan reddedeceğim, bu kadar basit’ diyordu ve dediğini de yaptı.”

Büyükannesi bir gün Jesse’nin cebinden kokain poşeti düştüğünü gördü ve torunlarına eşyalarını toplayıp evi terk etmesini söylediler.

“Dünyam yıkılmış gibiydi” diyor Jesse. “Kalplerini kırdığımı yüz ifadelerinden anlayabiliyordum.”

Jesse’in hayatı doğduğu günden beri karmakarışıktı. Babası Sonny’nin başı, Toronto’da yasaları deldiği için beladaydı, o da kuzeyde Saskatchewan’a kaçtı. Orada da yerli Métisler topluluğundan genç bir kızla tanıştı.

Adı Blanche olan bu genç kız ardı ardına üç erkek çocuk doğurdu, önce Josh, sonra Jerry ve son olarak Jesse.

Sonny çok içki içiyor, eroin kullanıyor ve sıklıkla şiddet uyguluyordu. Blanche sonunda oğullarını da alıp kaçtı.

Bir süre Moose Jaw’da yaşadılar, üst üste yığıp yatak yaptıkları çamaşırlar yerine düzgün yataklarda yatıyorlar, günde üç öğün yemek yiyebiliyorlardı. Sonra Sonny yine hayatlarına girdi ve Blanche’a Toronto’da bir ev ve bir iş bulduğunu söyledi. Blanche da hem çalışıyor hem de okuyordu. Sonny, ‘ona da bir süreliğine mola verebileceğini’ söyleyerek birkaç aylığına oğullarını yanına alabilmek için Blanche’ı ikna etti.

Ama Sonny’nin yeni bir işi yoktu, bağımlılıklarından kurtulamamıştı. Birkaç günlüğüne yok oluyor, altı yaşından küçük oğullarını apartman dairesinde tek başlarına bırakıyordu. Sonny döndüğünde eve çok az yemek getiriyor, gittiğinde de evde yiyecek bir şey olmuyordu.

Oğullarına sokaklarda dilenmeyi, dükkanlarda hırsızlık yapmayı, sokaklarda topladığı koçanlardan arta kalan tütünlerle kendisi içebilsin diye sigara sarmayı öğretiyordu.

Birkaç ay sonra bir komşuları Çocuk Hizmetleri’ni aradı ve polis gelip çocukları götürdü. Jesse 4 yaşındaydı ve oğlanlar o günden sonra babalarını bir daha hiç görmediler.

Bir süre yetimhanede bir sürede koruyucu ailede kaldıktan sonra çocuklar Sonny’nin büyükannelerinin yanına gönderildi.

“Sanıyorum Çocuk Hizmetler annemi hiç aramadı çünkü o zamanlar yerli kadınlar pis, sorumsuz ve annelik görevlerini yerine getirmeye uygun olmayan kişiler olarak görülürdü” diyor Jesse.

“Çocuk Hizmetleri’ne yerli çocuklar getirildiğinde eğilimleri genelde bu çocukları beyaz ailelere vermek oluyordu çünkü beyazlar zengin ve sorumluluk sahibi görülüyordu. O döneme ‘Sixties Scoop’ (Altmışların Kepçesi) deniyordu. Binlerce çocuk zorla alındı, salgın gibiydi.”


Altmışların Kepçesi’


Jesse’nin büyükannesi ve büyükbabası birkaç yıl boyunca Blanche’ın gelip çocuklarını görmesine izin vermedi. Jesse de ataları olan Métislerin kültürleri hakkında bilgi sahibi olmadan büyüdü.

“‘Yerli’ olduğumuzu biliyorduk, ağabeyim Saskatchewan’da geçirdiğimiz bir yaz yerli ‘tipi’ çadırında yaşadığımız dönemi hatırlıyor” diyor Jesse.

“Ama gitti bütün çocuklara söyledi. Kanada’daki ilkokullarda yerli gibi görünmek ve çocuklara tipi çadırında kaldığınızı söylemek dayak yemek için en hızlı yöntemdir herhalde.”

Mahalledeki diğer aileler çocuklarının Jesse’nin ağabeyleriyle oynamasına pek yanaşmıyordu. Jesse bir ara hayatını kolaylaştırmak için ‘İtalyanmış’ gibi yapmaya karar verdi.

“Olduğum kişiyi reddediyordum” diyor. “Mirasımdan, kendimden, yanımızda olmadığı için annemden nefret etmeye başladım. Bizi terk edip gittiğini düşünüyordum.”

Jesse okulda sürekli kavga ediyordu, notlarının düşük olması nedeniyle geriden geliyordu okumayı, matematiği hiçbir zaman doğru düzgün öğrenemedi. Sonra lisede bir çeteye girdi, başı da ondan sonra sürekli beladaydı.

“İçiyorduk, çılgın partiler yapıyorduk, uyuşturucu kullanıyorduk, bu yaşam daha sonra benim kimliğim oldu” diye anlatıyor o dönemi Jesse. “Üç, dört gün üst üste ekstazi, ketamin ve metamfetamin alıp kendimi kaybediyordum.”

Sonra da büyükannesi ve büyükbabası da evden attı.

Jesse bir arkadaşıyla otostop yaparak Toronto’dan Vancouver’a gitti. Şimdi polis memuru olarak çalışan ağabeyi Josh bir süre kardeşinin yanında kalmasına izin verdi.

Jesse, toplu ulaşımda ücret ödememek ve kızları tavlamak veya restoranlarda bedava yemek için ağabeyinin polis armasını kullanıyordu.

Ama Josh bir gün eve döndüğünde kardeşini uyuşturucu kullanırken yakaladı, bu da Jesse’nin evi terk etmesi gerektiği anlamına geliyordu. ve bu sefer, gidecek hiçbir yeri yoktu. 20 yaşında evsiz olmuştu.

Jesse, dört ay boyunca Vancouver dışındaki Fraser Nehri yakınlarındaki otoparkta uyudu. Çevresinde de çoğu yerli diğer evsizler kalıyordu.

“Çok korkunçtu. Bütün o uyuşturucu bağımlılığı sorunları olan yerlileri görmek beni çok üzüyordu, üstelik kimsenin umurunda değillerdi.”

Üstündeki kıyafetler dışında neyi varsa sattı ama yine de açtı.

Otostopla Toronto’ya gittikten sonra otobüs duraklarında sığınmaya başladı, uyuşturucu satın alabilmek, partilere katılabilmek için para dileniyordu. Bir arkadaşı kokain getirince, ilk nefeste ona da bağımlı oldu.

Takvim 1999 yılbaşı arifesini gösteriyordu. Jesse, artık 23 olmuştu ve bütün gece partideydi. Ertesi gün de bir arkadaşının evine gitti. Evde çok az tanıdığı insanlar vardı, içtikleri esrarı paylaşıp paylaşmak istemediğin sordular ve ülkenin batısına gitmeleri için bir araç ayarlamasını istediler. Bir araç ayarlarsa ona pizza alacaklarını ve çabaları karşılığında bir kazak verebileceklerini söylediler.

Jesse bunun şimdiye kadar karşısına çıkan en kolay para kazanma yöntemi olduğunu düşünerek kazağını üstüne geçirip bir süredir yaşadığı amcası Ron’un evine döndü. Kaldığı bir önceki pansiyonda bütün eşyaları taşınınca amcasının yanına taşınmıştı.

Jesse ve Ron evde film izlerken bir anda ekranda son dakika haberi belirdi. Haberde, önceki gece mahallede bir taksi şoförünün öldürüldüğü bildiriliyor ve iki şüphelinin eşkali veriliyrdu. Her ikisi de 20’li yaşların başlarındaydı. Jesse bir anda fenalık geçirecek gibi oldu:

“Bu cinayeti işlerken giydikleri kıyafetleri bana vermişlerdi. İşledikleri cinayeti üstüme atmaya çalışıyorlardı. Benim de tek seçeneğim vardı, susmak. Sokakların kuralı budur. Kimseyi ispiyonlamazsınız ya da adalet peşinde koşmaz, doğru olanı yapmak için uğraşmazsınız.”

Jesse basıp gitmeyi düşündü, “Kaçmak benim hayatla mücadele yolum” diyordu. Ama polise gitti. Kendisini tuzağa düşürmeye çalışan iki kişi daha sonra cinayetten suçlu bulunup hapse atıldı.

Ama muhbirin Jesse olduğu haberi sokaklara yayılmıştı: “Yürüyen bir ölü olmuştum artık” diyor.

Eski arkadaşları ilişkilerini kesti, insanlar onu defalarca kapana kıstırmaya çalıştı, bir kişi ara yolda bıçaklama girişiminde bulundu, bir defasında da beysbol sopasıyla o kadar ağır dövüldü ki yürümez hale geldi.

“Sürekli kaçıyordum hayatımdan endişe ediyordum, sürekli alarm halindeydim” diyor. “Buna aşırı uyanıklık hali deniyor, hayatta kalmak ve sürekli bir yerden diğerine atlamak zorundaydım.”

Çaresiz kalan Jesse eczaneden çok sayıda ağrı kesici hap alıp iki defa kendisine düşünmeye fırsat bile tanımadan hepsini yuttu. Hastanelik oldu ama hakkında herhangi bir cezai işlem yapmadılar.

Bir gece Toronto’da ağabeyine ait apartman dairesinin dışında kilitli kaldı. Camdan girmeye çalışırken üçüncü kattan aşağı düştü. Ayakları üstünde durabildi ama sağ topuğu dağıldı, sağ ayak bilek bağları yırtıldı ve her iki elinin bileği de kırıldı. Doktorlar Jesse’in hayatta kalmasına şaşırmıştı. Ama asıl sorunlar hastaneden taburcu olduktan sonra, enfeksiyon çıkmasıyla başladı.

Bacaklarındaki ağrının dinmesi için kokain içiyordu ama ayak başparmakları siyahlaşmaya ve tırnakları düşmeye başladığında yardıma ihtiyacı olduğunu anladı. “Bacağım çürümüştü, kangren olmuştu” diyor.

Doktorlar bacağın kesilmesi gerektiğini, enfeksiyonun kalbine veya beynine sıçraması durumunda ölebileceğini söyledi ama Jesse bunları yarım yamalak hatırlıyor, panik halde kaçıp gitmişti.

“Dünyadan, bağımlılıklarımdan, yaptığım hatalardan ve kırdığım bütün insanlardan saklanmak istiyordum. Çürüyüp ölmek istiyordum.

“‘Neden bir suç işleyip cezaevine girmeyeyim ki? Orada güvende olacağım, kalacak bir yerim olacak ve yemek ve ilaç verecekler’ diye düşündüm.”

Mahalle bakkalına girip kasadan paraları çaldı ama daha önceden planladığı gibi yakalanmayı beklemek yerine dükkanın arkasındaki büyük bir çöp konteynırının içine girip saklandı.

“Bir çöp kutusunun içinde ‘bir bakkalı bile doğru düzgün soyamıyorum’ diye içimden geçiriyordum” diye anlatıyor Jesse o hissi.

Daha sonra 40 Kanada dolarından az para çalabildiğini fark etti ve birkaç hafta uyuşturucunun da etkisiyle yaşadığı paranoyayla her an gözaltına alınacağını düşünmeye başladı, sonunda da gidip teslim oldu.

Polise gidip “Ben yaptım” dedi, “Bakkalı soyan benim. Şimdi beni hapse atıp kilidini de atın gitsin.”

Cezaevi Jesse için benzersiz bir dönüm noktası oldu.

Bacağı için gereken tıbbi yardım sağlandı, bacağı da hızla iyileşti.

Ama ergenlik döneminden bu yana bağımlısı olduğu alkol ve uyuşturucu için destek yoktu. Tek başına kaldığı hücrede “korkunçtu” dediği ataklar yaşadı.

Şaşırtıcı olan, orada yaşadığı deneyim, eğitimine de devam etmesi için cesaretlendirici oldu.

“Kokain isteğini bastırmak için kendime yeniden doğru düzgün okumayı ve yazmayı öğrettim” diyor.

Jesse, cezaevinden çıktıktan sonra eğitimine devam edebilmek ve bağımlılıklarıyla mücadele edebilmek için rehabilitasyon merkezine yatırıldı.

O dönemini anlatıyor:

“Her gece kalkıp ansiklopedilere bakardım. Notlarım da yükselmeye başlamıştı. Masada düzgün yemek yiyebilmek ve hijyenimi sağlayabilmek için eğitimler aldım. Bütün bunlar oradan oraya savrulurken unuttuğum şeylerdi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa kendimi iyi hissettim.”

Kolay bir seyir olmadı. Bir ara eski haline dönüp yeniden sokaklarda dilenmeye, Parliament Hill’deki çeşmeye atılan bozuk paraları toplamaya başladı ve yeniden aynı rehabilitasyon merkezine yatırıldı.

Merkezdeyken tuhaf bir email aldı. Bir kadın onu arıyordu ve geri araması için bir numara bırakmıştı. Kadının, annesi olduğu ortaya çıktı. Jesse, babalarının küçük çocukken kendilerini alıp Toronto’ya götürmesinden sona yalnızca birkaç defa görmüştü annesini.

Gözyaşlarına boğulan Jesse, Blanche’ı aradı. Ama o kadar yoğun duygular yaşıyordu ki konuşmaları boyunca birkaç kez telefonu kapatmak zorunda kalmıştı.

“Reddedilmiş olmanın dehşetini yaşıyordum, sevgiden korkuyordum” diyor Jesse. “Ama çok güzel bir sohbet oldu. Çok uzun bir kuraklık döneminden sonra gelen yağmur damlaları gibiydi. Öyle hissediyordum.”

Sonra başka beklenmedik mesajlar da gelmeye başladı. Bir tanesi büyükannesindendi. Evlerinden atıldıktan sonra ilk defa büyükannesinden haber almıştı, ilk defa görüşmüştü. Büyükannesi ölüyor ve Jesse’in kendisini ziyaret etmesini istiyordu.

“Beni azarlıyordu” diye anlatıyor Jesse konuşmayı: “‘Beni hayal kırıklığına uğrattın. Bana söz ver eğitimine devam edeceksin, üniversiteye gideceksin, gidebildiğin yere kadar gideceksin, diyordu büyükannem.”

Jesse büyükannesinin isteğini yerine getireceği sözünü verdi. Bir an evvel iyileşmesini umduğunu söyledi ve sarıldıktan sonra rehabilitasyon merkezine döndü. İki hafta sonra da büyükannesi öldü.

Büyükannesi öldükten bir gün sonra Jesse, ağabeyinin eski bir okul arkadaşından taziye mesajı aldı. “Sanıyorum o an Lucie’ye aşık oldum çok zarifti” diyor Jesse. “Şimdi bile düşününce neşeleniyorum.”

Jesse ve Lucie telefonda daha sık konuşmaya başladı. Bazı sohbetleri saatler sürüyor, düzenli olarak da Skype’tan görüntülü konuşuyorlardı.

“Ona temiz olduğumu göstermek, kendi kendime bakabildiğimi kanıtlamak için arkamdaki duvara yaklaşık 100 çeşit farklı şampuan, sabun ve vücut şampuanları dizmiştim” diye anlatıyor. “Yaşadığım hayat nedeniyle kendime güvenim yoktu, onu etkilemek istiyordum.”

Jesse rehabilitasyon merkezinden 2009’da ayrıldı. Lucie, Jesse’e kalabileceği bir yer verdi ve sonunda sevgili oldular.

“Piyango çıkmış gibiydi” diyor Jesse, “Ben yalnızca sokakta yaşayan bir adamdım, bende ne gördü bilmiyorum. Ama biri sizi sevdiğinde ve size güvendiğinde onun için elinizden geleni yapmak istiyorsunuz.”

Lucie, Jesse’in bir restoranda iş bulmasına yardımcı oldu. Patates kızartması için patatesleri kesiyordu. “Şehirdeki en iyi patates kesici olmak için çok çalışıyordum” diyor Jesse. İki buçuk yıl sonra da evlendiler.

Jesse aynı yıl, 35 yaşındayken Toronto’daki York Ünivesitesi’nde tarih okumaya başladı.

“Çok korkuyordum. Not almak için bir kalem ve bir defter götürmüştüm. Anfide etrafıma baktım ve çevremde herkesin laptopu, akıllı telefonu olduğunu gördüm.”

“Bu genç benden çok daha akıllı çocukların arasındaki yaşlı adam olmuştum. En önde oturuyordum ve kimse benimle konuşmak istemiyordu.”

İkinci yılında Jesse’e aile tarihini araştırması için ödev verdiler. O da bu konuda çok araştırma yapan Saskatchewan’daki teyzesine ulaştı.

“Ancestry.com” adresini attı. Aile ağacımızda yerli liderlerin, siyasetçilerin, direniş savaşçılarının olduğunu gördüm. Bu bana çok gurur verdi ve daha fazlasını öğrenmem için tetikledi.

“Kendime dönebilmenin anahtarının bu ödevde olduğunu biliyordum tüm kalbimi bu işe verdim.”

Jesse, ataları Métisler hakkında, 1885’teki Kuzey-Batı İsyanları döneminde çıkan Batoche Savaşı hakkında yazdı. Savaşta ataları beş ay boyunca Kanada hükümetine karşı mücadele etmişti, sebebi de haklarının, topraklarının ve kurtuluşlarının tehdit altında olduğuna inanmalarıydı.

Jesse’nin ödevini yerli halkların tarihinde uzmanlaşan bir profesöre verdiler. Profesör de Jesse’yi hemen araştırma görevlisi yardımcılığı görevine getirdi.

Jesse, 2013’te annesi ve teyzeleriyle yeniden bağları güçlendirmek için Saskatchewan’a gitti. Yaşı 37 olmuştu. Üç buçuk yaşındayken ayrıldığı annesini dördüncü defa görmüş oldu. “Çok güzel bir eve dönüştü” diyor Jesse.

Jesse, Métis ailesinin 150 yıl önce yerleştiği ve önce çadırlarda daha sonra kütükten kulübelerde kaldığı umumi yolda saygı ifadesi olarak dizlerinin üstüne çöktü.

“Kim olduğuma, halkımızın kim olduğuna dair bütün anılar bir anda aklıma geldi. Her anlamda çok güzel hislerle doluydum.”

Jesse’nin araştırması kısa sürede çok sayıda ödül kazandı. Fakültesinden en iyi öğrenci olarak mezun oldu. O zamandan bu yana zorlu üniversitelerden iki doktora bursu kazandı. Doktora tezini de bitirmek üzereydi.

Şimdi de York Üniversitesi’nde yardımcı profesör olarak Yerli Halklar tarihi dersi veriyor.

“Birçok yerli genç dersime gelip atalarıyla olan bağlarını araştırıyor” diyor Jesse. “Atalarının kim olduğunu, ailelerinin nerede olduğunu bulmalarına anlamalarına yardımcı oluyorum. İnsanların tarihleri öğrendiklerini görmek çok güzel bir duygu.”

Jesse annesi Blanche’ı da araştırma görevlisi olarak işe aldı. Blanche’ın babası da yerli halk arasında dut toplayıp balık avlayanlardandı.

“Annemde içeriden bilgi var. Topluluğu tanıyor, yaşlılar kim, hangi hikayeleri öğrenmeliyim, hepsini biliyor” diyor Jesse.

“Onsuz böyle bir erişimim olur muydu bilmiyorum. Anne-oğul olarak kopan ilişkimizi yeniden düzeltmeye çalışmak da çok güzel. Her zaman kolay olmuyor ama çok güzel bir duygu. Birbirimize eşlik etmekten zevk alıyoruz. Şöyle söyleyebilirim: Araştırma metodolojimiz sevgi üstüne kurulu.”

Jesse inançlı biri değil. Ama yine de büyükannesini bir şekilde Lucie’yi hayatına soktuğuna, hayatına yeniden başlamasına yardımcı olduğuna inanıyor.

Sıklıkla onu cinayet suçlusu gibi göstermeye çalışanları düşünüyor ve intikam vaktinin gelmesinden korkuyor. Yaşananlardan, kendisini korumak zorunda kaldığı durumdan üzüntü duyduğunu söylüyor Jesse, ama yine de kendisi için bir gün geri gelirlerse ‘yine de güzel bir hayat yaşadığı’ için şanslı olduğunu düşünüyor. “Artık neyse o olacak” diyor.

Ama hala bağımlılığının bıraktığı mirasla boğuşuyor.

“Hala arada kokain kullandığımı hayal ediyorum, bu hiç gitmiyor. Bunu düzene sokmayı öğrenmem gerekiyor” diyor.

“Bir oyun yapıyorum. ‘Evet bugün canım güzel bir kokain çekiyor ama yarın kullanırım’ diyorum. Sonra ertesi gün gelince de yine aynı şeyi söylüyorum kendime. Bu ‘yarınlar asla gelmez’ senaryosuyla idare edebiliyorum. 12 yıldır da öyle yapıyorum. Ama sonsuza dek uyuşturucusuz kalmak idare etmesi kolay bir durum değil.”

Diğer yandan düşüşünden on yıl sonra sağ ayağında hala hissettiği ağrı ona her gün ne kadar şanslı biri olduğunu hatırlatıyor.

Şimdi bir sevgilisi ve bir işi var. Annesiyle ilişkilerini düzeltti, kökleriyle bağını yeniden kurdu. Ama hala hayatında eksik olan çok önemli bir şey var.

Jesse, her zaman babası Sonny Thistle’ın yeniden hayatına girmesini umdu. Ama birkaç yıl önce tesadüf eseri tanıştığı yaşlı bir adamla yaptığı görüşme umutlarını biraz yitirmesine neden oldu.

“Bu adamın sokakta yaşadığını veya cezaevinden çıktığını hemen anlayabiliyordunuz. ‘Oğlum sana kimse söylemedi mi? Baban hangi beladan kaçıyorsa, kimden kaçıyorsa artık yakaladılar onu, 1982’de öldürdüler’ dedi.”

Jesse bu bilgiyi polisle paylaştı ve resmi olarak babası için kayıp ilanı çıkarttı.

“1982 yılına ait bazı hastane kayıtları var, polis iletişim dosyası var ve tutuklu kaldığı yerlerin ayrıntıları var o kadar” diyor Jesse. “Öyle buhar olup uçup gitti, yok oldu.”

Jesse babasının uyuşturucu işinde olduğunu ve bir sonraki şehre geçmeden herkesi soyup soğana çevirdiğini biliyordu.

“Bunu bir suç örgütü mensubuna yaparsanız, onlar da emsal olsun diye böyle yaparlar, bu onların işinin icabıdır” diyor Jesse.

Babasının ölmüş olabileceği öğrenmek her ne kadar üzücü olsa da, neden şimdiye kadar iletişime geçmediğini anlamak da aslında bir o kadar rahatlatıcı oldu Jesse için.

“Bir babanın evine dönmemesi için daha iyi bir gerekçe olamazdı” diyor.

Ama umudunu tamamen yitirmiş değil, babasının hala hayatta olabileceğine inanıyor:

“Birilerinin bir yerlerde bir şeyler biliyor olma ihtimali hala var, dolayısıyla hala arıyoruz.

“Bir tarafım gittiğini kabullenmek istemiyor.”

Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar Jesse Thistle’ın izniyle kullanılmıştır.

Jesse Thistle, ‘From the Ashes’ adlı adı kitabının yazarı.

Evsiz uyuşturucu bağımlısı bir Kanada yerlisinin üniversitede profesörlüğe uzanan hayatı
BBC

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir